Pazar, Kasım 30

Şeytanın Avukatlığını Yapan Yasalar: Bir “Sistem Hatası” Olarak Adalet

Yıl 1999. Türkiye, tarihinin en büyük deprem felaketinin tozunu henüz üzerinden atamamışken, Ortaköy Mezarlığı’ndan gelen bir haberle ikinci kez sarsıldı.

Bir genç kız; Şehriban Coşkunfırat, üç kişi tarafından “şeytana kurban edilmek” üzere vahşice katledildi.

Sebep? Yok.

Para? Değil.

İntikam? Hayır.

Sadece saf, nedensiz ve kapkara bir kötülük.

O gün manşetlerde “Satanist Vahşeti” yazıyordu. Toplum dehşete düştü. Herkes, bu üç kişinin gün yüzü görmemesi gerektiği konusunda hemfikirdi.

Ama takvim yaprakları değişti, yasalar güncellendi, AB uyum paketleri açıldı kapandı ve sonuç: O üç kişi bugün aramızda.

Evet, yanlış duymadınız. Bir mezarlıkta ritüel yaparak insan öldürenler, bugün sizinle aynı metroya biniyor, aynı marketten ekmek alıyor olabilir.

Peki, nasıl?

Hukuk Bir Hesap Makinesine Dönüştüğünde

Hukuk ve Adalet, ne yazık ki eş anlamlı kelimeler değildir. Hukuk, bir işletim sistemidir; Adalet ise o sistemin vermesi gereken “doğru” çıktıdır.

Şehriban’ın katillerinin salınması, hukuk sisteminin “mavi ekran” verdiği andır.

Sistem, işlenen suça “insani” değil, tamamen “matematiksel” yaklaştı.

  • Suç: Adam öldürme.
  • Ceza: Ağırlaştırılmış Müebbet.
  • İnfaz Yasası İndirimi: Şu kadar yıl.
  • Denetimli Serbestlik: Bu kadar yıl.
  • Sonuç: Tahliye.

Kanun koyucu, eline hesap makinesini aldı ve “Şeytana kurban etmek için acımasızca şeyler yapanlar” ile Cem Karaca’nın ‘Namus Belası’nda işaret ettiği “namus cinayeti”ni aynı denkleme koydu. Sizce bu ikisi aynı şey midir? Aynı denklemde değerlendirilebilir mi?

“Bug”ı Sisteme Geri Salmak

Yazılım dünyasında bir kural vardır: Eğer bir kod parçası sistemi tehdit eden kritik bir hata (virüs, malware veya bug) içeriyorsa, o kod karantinaya alınır veya silinir. Asla ve asla, “Belki düzelmiştir” denilerek ana sunucuya geri yüklenmez.

Bu üç failin işlediği suç, insan doğasının standart sapmasının çok ötesindeydi. “Empati” modülleri donanımsal olarak yoktu. Cezaevi süreci, bir insanın “vicdan” yazılımını güncelleyebilir belki ama “donanım hatasını” tamir edemez.

Devlet, bu kararıyla bozuk veriyi temizlemek yerine, güvenlik duvarını (Firewall) kapatıp virüsü tekrar topluma enjekte etmiş. Öyle görünüyor. Bu, sistem güvenliği açısından kabul edilemez bir risktir.

Bir Cadı Avı: Siyah Tişörtlüler ve Toplumsal Paranoya

Bu korkunç cinayetin ardından Türkiye’de sadece hukuki değil, sosyolojik bir travma da yaşandı. Toplum ve medya, el birliğiyle kendine kolay bir düşman yarattı: Rockçılar ve Metalciler. Tertemiz bir ‘false flag’ aslında!

O günleri hatırlayanlar (veya büyüklerinden dinleyenler) o boğucu atmosferi iyi bilir. Sırf saçı uzun diye, sırf siyah tişört giyiyor veya Pentagram dinliyor diye binlerce genç sokaklarda çevrildi, “olağan şüpheli” muamelesi gördü. Akmar Pasajı’na yapılan baskınlar, “Satanist avı” adı altında gençlerin fişlenmesi…

Sistem, o üç katilin ruhundaki karanlığı sorgulamak yerine; suçu gitarlara, distortion pedallarına ve bir müzik kültürüne attı. Kolay olan buydu çünkü. “Bizden olmayan”, “Bize benzemeyen” herkes potansiyel katildi.

Peki, bu refleks değişti mi? Maalesef hayır. Bugün bile Anadolu’nun bir kasabasında veya metropolün nezih(!) bir semtinde; siyahlar içindeki bir gence, piercing takan birine hala o şüpheci ve düşmanca bakışlar fırlatılıyor.

Oysa tarih bize şunu defalarca gösterdi: Gerçek kötülük çoğu zaman siyah deri ceketle gelmez; bazen en ütülü takım elbiseyle, en güven veren maskeyle yanınıza oturur. Toplum olarak müziğin sesini kısmakla meşgulken, asıl canavarların aramızda dolaşmasına izin verdik.

Toplumsal Sözleşmenin İflası

Jean-Jacques Rousseau mezarında ters dönüyordur. Çünkü “Toplumsal Sözleşme”, bireyin güvenliği karşılığında şiddet kullanma hakkını devlete devretmesidir. Devlet, katili sokağa saldığında bu sözleşmeyi tek taraflı fesheder.

Şehriban’ın ailesi için zaman durdu. Onlar için “iyi hal indirimi” yok, “denetimli serbestlik” yok. Onların acısı müebbet. Ama katiller için hayat devam ediyor.

Bu olay bize şunu gösterdi: Modern hukuk sistemi, “kötülüğün sıradanlığını” yönetebiliyor ama “kötülüğün kendisini” tanımlamakta aciz kalıyor.

Sistem, “yatarı hesaplamaktan”, vicdanı hesaplamayı unuttu. Ve o gün Ortaköy Mezarlığı’nda açılan o karanlık kutu, bugün “tahliye kararı” ile tekrar aralandı.

Kapılarınızı kilitleyin. Sistem, canavarları serbest bıraktı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir